Felsefe, Hayatı ve Kendimizi Daha İyi Tanımamızı ve Daha Bilinçli Bireyler Olmamızı Sağlar.

Platon'un Bilgi Kuramı

Semboloji, Felsefe

Platon'un felsefe ile yapmak istediği önemli işlerden biri, Sofistler’in dünya görüşü ile esaslı bir biçimde tartışma isteği olmuştur. Sofistlerin dünya görüşü yarara ve hazza dayanmaktaydı. Platon bu görüşün karşısına "iyi" kavramı ile çıktı. “İyi”, doğru bir yaşayışın kesin ölçüsü, biricik amacıdır (Telos).

Mevlevilikte Sema

Mitoloji ve Din, Ezoterizm, Felsefe

Simya

Ezoterizm, Felsefe

Chrysippus

Chrysippus, daha sonra Zenon ve Cleanthes’in stoacı felsefesine yönelir ve Cleanthes’in  stoa okulunda kalır. Cleanthes boksör olmasına karşın konuşmalarında çok naziktir. Chrysippus ise, sertlik içeren bir spor bilmemesine rağmen savaşçı, kavgacı bir dile sahipti.

Stoacılar

Julianus

Yeni Eflatuncular

Pisagor (Pitagoras)

Sokrates Öncesi

Pisagor (Pitagoras)

Sokrates Öncesi

Paracelsus

Ezoterizm

Anastasya

Vladimir Megre

Sibiryalı işadamı ve aynı zamanda kitabın yazarı olan Vladimir Megre; 1994 yılında Sibirya’nın Tayga ormanlarına doğru bir ticari geziye çıkar.

Felsefe, İnsan ve Toplum, Dünya Edebiyatı

Da Vinci Şifresi

Dan Brown

Dünya Edebiyatı

İletişimde Zen Bilgeliği

Kemal Karadayı

İnsan ve Toplum, Psikoloji

Geleneksel Türkiye Fotoğraf Yarışmaları Albümü

Yeni Yüksektepe

Bilim-Sanat, İnsan ve Toplum

Zihinsel Konsantrasyon

Ernest Wood

Psikoloji, Araştırma-İnceleme

Dünya Gönüllüler Günümüz Kutlu Olsun!

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, gönüllülüğü esas alan çalışmaları dünya genelinde yaygınlaştırmak ve toplumsal yararlarını duyurmak için, '5 Aralık' tarihinin her yı

Gelecek Etkinlikler

Etkinlik Tarihi: 
Pazar, Nisan 24, 2016 (Tüm gün)

“Kimseden fayda ummam, dilenmem kol kanat

Kendi boşluk ve gök kubbemde uçar giderim

Eğilmek, esaret zincirinden ağırdır boynuma

Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şairim”

Tevfik Fikret

Aktiffelsefe Bakırköy olarak İstanbul’u gezmeye devam ediyoruz.

24 Nisan 2016 Pazar günü bu kez Ortaköy-Emirgan sahil hattını keşfe çıkıyoruz. Baharla birlikte uykusundan uyanmış olan doğanın mis kokuları eşlik edecek bizlere… Her ne kadar betonların arasına sıkışmış olsa da…

Sabah, buluşma noktamız Ortaköy İskelesinin önü... Mevsime göre hava biraz soğuk... Saatin erken olmasının da bunda etkisi var tabii. Güneş yüzünü gösterecek, biliyoruz.

İstanbul’un en sevilen semtlerinden biri olan Ortaköy’ün tarihi, antik döneme kadar uzanıyor. O zamanki adı Arkheinon… Bizans döneminde ise Ayios Fokas olarak isimlendirilmiş.

Eski dönemlerde bir balıkçı köyü olan semt hakkında biraz bilgilendikten sonra dernekte hazırladığımız sandviçlerle kahvaltı ediyoruz.

İçimizi ısıtan çay faslı sonrası Esma Sultan Yalısı’na başımızı çeviriyoruz. Yalıda bir organizasyon olduğu için içeri giremiyoruz.

Yalı, adını 32. Osmanlı padişahı Sultan Abdülaziz’in kızı, 1873 yılında dünyaya gelen Esma Sultan’dan alıyor. Esma Sultan, 16 yaşına geldiğinde zamanın önemli devlet adamlarından Çerkes Mehmet Paşa ile evlendiriliyor, Ortaköy Camii’nin yanındaki yalı da Esma Sultan’a düğün hediyesi olarak veriliyor.

Hala Ortaköy’deyiz. Hüsrev Kethüda Hamamı veya diğer adıyla Ortaköy Hamamı hakkında kısa bir bilgi alıyoruz görevli arkadaşımızdan. 16’ıncı yüzyılda Veziriazam Kara Ahmed Paşa’nın kâhyası Hüsrev Kethüda tarafından yaptırılan çifte hamam, bir Mimar Sinan eseri…

Ortaköy semti Türk, Rum, Ermeni ve Yahudi topluluklarının bir arada yaşamasına imkan veren kozmopolit yapısıyla hoşgörünün de canlı bir örneği olmuş tarihte… Cami, Kilise ve Sinagog yan yana.

19 ‘uncu yüzyıl yapısı olan Ortaköy Camii ya da asıl adıyla Büyük Mecidiye Camii, iskelenin kuzeyinde kalıyor. Cami, Dolmabahçe Sarayı’nın yapıldığı ve kentin anıtsal dokusunun Boğaziçi’ne doğru uzandığı yıllarda, bu açılışı simgeleyen yapılardan biri olarak inşa edilmiş.

Ortaköy Ayios Fokas Rum Ortodoks Kilisesi ise Fener Rum Ortodoks Kilisesine bağlı. Semt, eski adını Bizans İmparatoru I. Basileios tarafından burada yaptırılan Ayios Fokas Manastırından almış. Manastırın yeri bilinmese de Abdülmecit döneminde bu alana Ayios Fokas Kilisesi yaptırılmış. 

Cami ve kiliseyi gezebiliyoruz ancak Etz Ahayim Sinagogunda bu fırsatı yakalayamıyoruz. Sinagog, gezimizin olduğu gün Yahudilerin Hamursuz Bayramı olması nedeniyle cemaat dışından gelen ziyaretçilere kapalı.

Sahil boyunca ilerliyoruz. Ortaköy-Kuruçeşme arasında Defterdarburnu’ndaki Defterdar İbrahim Paşa Camii’nde sıra… Merdivenli yoldan indiğimizde, muhteşem bir boğaz manzarası buluyoruz karşımızda.

Deniz kenarında yer alan camii, 1661 yılında inşa edilmiş. Caminin biri merdivenli yolun üzerinde, diğeri deniz kıyısında olmak üzere iki kapısı var. Kagir bir yapı olan cami, “İhmal Paşa Camii” adıyla da biliniyor. Cami, tarihinde üç kez onarımdan geçmiş. 1941 yılında Vakıflar İdaresince yapılan son onarımdan sonra yine uzun yıllar boyunca ihmal edilmiş.  Cami, 2011’de çatısı çökmüş, sıvaları çatlamış, ahşap dış cephesi parçalanmış haldeyken restore edilmiş ve günümüzdeki görünümüne kavuşmuş.

Arnavutköy semtindeyiz şimdi de. Kuruçeşme ile Bebek arasında kalan semtin tarihi, 1500 yıl öncesine dayanıyor. Bilinen ilk adı, sınırları içinde bulanan kireç ocaklarından dolayı Rumca “kireç” anlamındaki “Hestai”. Daha sonra bölgeye yapılan ayazma ve kiliselerden dolayı yine Rumca “Melekler Köyü” anlamına gelen “Horasmota” ismiyle anılmaya başlanmış. 1453’te İstanbul’un fethiyle bölgeyi korumakla görevlendirilen Yeniçerilerin Arnavut olması sebebiyle köy, Arnavutköy ismini almış.

Sahilden biraz yürüyüp, biraz yukarı çıkınca yolumuz Kuruçeşme’de bir kiliseye varıyor. Adı Aziz Dimitrios Kilisesi… Bazilika tarzı bir yapıya sahip olan kilise, 16’ıncı yüzyılda yapılmış. Kilisenin ilk olarak, bugün bulunduğu yerin biraz yukarısında Tanrıça Dimitra’nın ya da büyük olasılıkla İsis’in antik tapınağının kalıntılarının bulunduğu yerde, sert yamaçlı kayalara inşa edildiği düşünülüyor.

Üç hafta boyunca cumartesi günleri kiliseye, ayine gelenlerin dileklerinin gerçek olacağına inanılıyor. Kilisenin içinde bir de ayazma var. Gezinin belki de en sürprizli kısmı burası… Ayazmaya, koridoru andıran dar bir mağaradan ulaşılıyor. Her ayazmada olduğu gibi burada akan suyun da kutsal olduğu inancı çok eskilere dayanmakta. Konuşamayan çocukların; kutsal suyla yıkandıklarında, dillerinin açıldığına dair rivayetler günümüzde de evlatlarına şifa arayan anneleri bu kiliseye çekiyor.

Yemek molasının ardından gezimizin ikinci kısmı başlıyor.

Bebek semtindeyiz. Arnavutköy ile Rumelihisarı arasında kalan semt de eski dönemlerde küçük bir balıkçı köyüymüş. Evliya Çelebi, Fatih Sultan Mehmet’in Rumeli Hisarının yapımı ve kuşatması sırasında asayişi sağlamak üzere buraya Bebek Çelebi adlı bir bölükbaşını tayin ettiğini; Bebek Çelebi öldükten sonra da semtin onun adıyla anıldığını yazar.

Bebek Camii hakkında da bilgi aldıktan sonra sıra geliyor gezinin en etkileyici bölümüne… Aşiyan Müzesindeyiz. Zaman darlığından müzeye varışımız biraz telaşlı oluyor, kapanmasına 15 dakika kala yetişiyoruz. Aşiyan Müzesinin müdürü Ata Yersu, bizleri geri çevirmiyor. Nezaketle hepimizi içeri davet ediyor.

Burası, ünlü Türk şairi, ressam ve eğitimci Tevfik Fikret’in 1906-1915 yılları arasında yaşadığı ev aslında.

Tevfik Fikret, boğaza bakan bahçe içinde bir evde yaşama özlemini bu evde gerçekleştirmiş. Evin planını ve mimari çizimlerini de bizzat kendisi yapmış. Şair, Hisarüstü’nde ağaçlıklar içerisindeki bu eve Farsça “kuş yuvası” anlamına gelen “Aşiyan” ismini vermiş. Aşiyan, İstanbul’daki ilk bina isimlerinden biri…

Ev, 1945 yılından beri de bir edebiyat müzesi…

Salondan içeri adımınızı attığınızda sol tarafta bir tablo karşılıyor ziyaretçileri…

O yağlıboya tablonun önünde durup, içinde resmedilene dalıp gitmememiz mümkün değil. Zaten istemeseniz de o sizi kendine çekiyor. Son halife Abdülmecit Efendi’nin Tevfik Fikret’in “Sis” şiirinden etkilenerek yaptığı ve sonrasında şaire hediye ettiği bir tablo bu… Adı da “Sis”…

“Sarmış ufuklarını senin gene inatçı bir duman,

beyaz bir karanlık ki, gittikçe artan

ağırlığının altında her şey silinmiş gibi,

bütün tablolar tozlu bir yoğunlukla örtülü;

tozlu ve heybetli bir yoğunluk ki, bakanlar

onun derinliğine iyice sokulamaz, korkar!”

Şiiri dinlerken, tablonun içinde, İstanbul’u saran o siste kaybolmak işten bile değil. Her mısrada, Tevfik Fikret’in Osmanlı’nın İstibdat dönemine dair duyduğu karamsarlığın ince sızısını bizler de derinden hissediyoruz.

Atatürk’ün en sevdiği şair olan Tevfik Fikret, son nefesini bu evde vermiş. Mezarı da bahçede bulunuyor.

Sokrates’e hayranlığından dolayı şair, kilerin yanındaki mutfağın denize bakan penceresine “Sokrates’in penceresi” adını koymuş.

Pencereden dışarı göz atıp, sonra dışarıdan içeriye bakıyoruz. Gördüğümüz ayrı güzel, seyre daldığımız ayrı güzel…

Aşiyan Müzesi’ni aslında anlatmakla bitmez ama burada sonlandırmak gerekiyor. Müze müdürü Ata Bey’in “Müze gezmek, hayal etme işidir” deyişini hafızamıza kaydederek Rumeli Hisarı’na geçiyoruz.

Hisar, İstanbul’un fethi hazırlıkları arasında, Boğaz’ın kontrolünü sağlamak amacıyla yaptırılmış. Hisarda biraz gezinip fotoğraf çektikten sonra Perili Köşk’e geçiyoruz. Fazla vaktimiz yok.

Perili Köşk, özgün mimarisiyle İstanbul kültür mirasının önde gelen örneklerinden biri. Binayı, 2007 yılından 2030 yılına kadar Borusan Holding kiralamış.

Bina, hafta içi Borusan Holding Yönetim Kurulu üyelerinin ofisi, hafta sonları ise müze olarak kullanılıyor.

Her kat, bir sergi salonu görünümünde. Müzede sergilenen eleştirel ve kişiyi düşünmeye zorlayan fütüristik sanat eserleri, ziyaretçilerinde derin bir etki bırakıyor.

Gezinin sonuna yaklaştık.

Baltalimanı semtinde Kemik Hastalıkları Hastanesi olarak kullanılan taş binanın, 19’uncu yüzyılın ortalarında Sadrazam Mustafa Reşit Paşa’nın yalısı olarak inşa edildiğini öğreniyoruz.

Ardından, 2003 yılında Türk ve Japon halklarının kardeşlik duygularının pekiştirilmesi için hazırlanmış olan Japon Bahçesinde çimlere yayılıp dinleniyoruz. Bir arkadaşımız, Japon çiçek düzenleme sanatı olan “ikebana”yı anlatıyor bizlere.

İki hafta önce yaptığımız keşif gezisinde, Japon Bahçesi’nde yeni açmış halde gördüğümüz sakura ağaçlarının çiçekleri ise solmuş.

Japonların Sakura diye adlandırdığı ağaç, aslında meyve vermeyen bir tür kiraz ağacı. Japonlar için sakuralar, yeniden doğuşu simgeliyor. Baharın müjdecisi olmalarına rağmen, sakuralar daha solmadan dallarından yere düşüyor. 15-20 gün gibi kısa ömürlüler. Bu haliyle, Japonlara zıtlıkları ifade ediyorlar. Hem yaşamı, hem ani bir ölümü anlatıyorlar.

Gezimiz, Emirgan Korusunda sonlanıyor. Sakuralar gibi laleleri de solmuş buluyoruz ama olsun. Dolu dolu geçen bir günü, yemyeşil doğanın içinde dinlenerek bitiriyoruz.

Öğrendiklerimizle ruhen yenilenmiş olarak evlerimizin yolunu tutuyoruz.