AKTİFFELSEFE

"İnsan eğitimli doğmaz, eğitimle yaşar" Cervantes
user warning: Table 'bakieorg_aktif.semaphore' doesn't exist query: SELECT expire, value FROM semaphore WHERE name = 'locale_cache_tr' in /home/bakieorg/public_html/includes/lock.inc on line 149.

Gılgamış Destanı

Milattan önce üçüncü ve dördüncü binin insanları Sümer ve Babil tabletlerindeki yazılar vasıtası ile bize Gılgamış mitinden bahsederler. Bu miti, teknik olmayan sembolik bir bakış açısı ile hepimizi ilgilendirebilecek şekilde inceleyeceğiz.  Yalnızca sembollerin tarihinde değil, insani olaylar tarihinde de önemli olanın, geçici olan teknik veya şekilsel kısmını değil, ruhunu elde etmek olduğuna kişisel olarak inanıyorum. Tarihsel olayları harekete geçiren maddi, ekonomik, politik, ruhsal motorları elde etmek önemlidir. İnsanlık olarak bizde yaşayan, her zaman taze ve güncel kalan kısımdan bahsediyorum. Böylece Gılgamış bizim için yalnızca Enlil’in oğlu o Sümer’li dev olmayacak fakat her birimizde olan, yaşayan bir şey, bir simge olacaktır.  Gılgamış miti, Ejder’e, gölgelere, düşmanlara karşı savaşan kahraman olarak tanıdığımız kahramanların en eskisidir. Daha sonra Yunanistan’da Herakles, Romalılar’da Herkül olarak ve hatta tüm Ortaçağ mitolojisi boyunca Ejder’le mücadelesi içerisinde Aziz George olarak göreceğimiz kahramanın ilk örneğidir. Gılgamış yüzyıllara yansıyan kahramanın ilk örneğidir. Gılgamış, Enlil’in oğludur ve onun (tüm mesellere ve sembolik şekillere göre) bir dizi büyük iş yapmak, insanlığın düşmanlarını bozguna uğratmak ve karanlıkları delip geçmek üzere yeryüzünde beliren büyük biri olduğu söylenir. Hepsinde ortak olan kesin bilgiyi elde etmek için var olan çeşitli versiyonları birleştireceğiz. Gılgamış’ın başlangıçta yalnız bir hayatı vardır; hayatını ormanlarda ve düzlüklerde her şeyi incelemek için avare dolaşmaya adamıştır. Mesaj niteliğinde bir dizi rüya görünceye kadar kendisi, Dünya ve Doğa üzerine sorular sorar. Bu rüyalarda ona bir dostu, bir çifti olacağı söylenir. Ur şehrinde gördüğü bir rüyada gökyüzünden çift yüzlü bir balta düşer. Balta tüm mitolojilerde var olan simgelerden biridir. Eğik biçimli olduğunda Evren’i sembolize eder; elde taşındığında insanın iradesi ile yapabileceklerinin simgesidir. Kesmek için fiziksel araçtır; karanlıkları ve toprağı işlemek ve tohumları ekmek için bir araçtır.  Gılgamış rüyasında baltanın sokakları ortasına düştüğünü görür. Rüyasında tüm insanlar onun etrafına toplanırlar ve ona tapınırlar. Çok sonra bu baltayı bulur. Onun adı Enkidu’dur. Enkidu onun ışıltılı çiftidir, onun arkadaşıdır. Çünkü Enkidu insandaki bir baltaya dönüşmüştür. Diğer versiyonlar bu baltanın ilk kez Enkidu tarafından kullanıldığını, onun hayvanlar arasında, ormanlarda yaşayan iyi ve ilkel bir dev olduğunu anlatırlar. Gılgamış da o zamanlar uygarlığın ilkelerini öğrenir. Bu andan sonra, o ve ışıltılı çifti dünyayı gezmeye ve Herakles’inkiler gibi işler yapmaya başlarlar. Bu denemeler, her birimizin yaşadığı günlük sınavlardır. Neden çoğu kereler Herakles gibi yapamayız, Tarih’in büyük insanlarından biri gibi olamayız diye kendimize soruyoruz. Yaşamı ve tarihi kuşatan doğanın derin ve bütünsel bir değişime uğramasına yol açan herhangi bir şey gerçekleştirmek... Çoğu kez Herakles gibi olduğumuzun, yaşamda sürekli düşmanları yenerek dönüşler yaptığımızın farkına varmıyoruz. Düşmanlar atalet, endişe, sıkıntılar olabilir. Yaşam tiyatrosunda belirdiğimizde hepimiz birdenbire kendimizi bir ailenin, bir milletin, bir şehrin, bir ülkenin ve bir Dünya’nın ortasında buluruz. Kendimize bizi çevreleyenin ne olduğunu sorar ve bulunduğumuz yerde kendi rolümüze uymaya ve onu oynamaya başlarız. Çoğu kez neden girdiğimizi ve çıktığımızı bilmeksizin bu yaşam tiyatrosunun bir kapısından girdiğimiz ve öte kapısından çıktığımız olur. Ana yabancılaştığımızda, daha önce ne olduğumuzu unutur ve daha sonra ne olacağımızı önceden göremeyiz.  Dünyaya geldiğimizde bir yerlerde daha önce varolup olmadığımızı ve hatta varolmaya başka bir yerlerde devam edeceğimizi düşünmeyi bile unuttuğumuz zamandaki halimiz bu durumumuza benzer değil midir?  Gılgamış’ın yenmek için giriştiği işlerin nedeni budur. Örneğin, tüm yerleri yerle bir eden ünlü ve korkunç bir boğaya karşı, yedi sembolik dağı geçmesinin gerekliliği; kendi yaşamımızın sembolleri olan dostu Enkidu ile, yani baltası ile büyük sedir ağaçlarını kesmesi gerekliliği gibi hepsi hayatımızın sembolleridir. Bizim de çoğu kereler dağları, nehirleri aşmamız ve bizi çevreleyen insan anlayışsızlığının ataletinden oluşan büyük ormanları kesmemiz gerekir. Bizim de korkularımız ve endişelerimiz vardır. Gılgamış pek çok denemeden geçer. Çekiciliği ile Gılgamış’ı yolundan alıkoyan, tüm bu işleri yapmasını engelleyecek olan göz kamaştırıcı güzellik tanrıçası, İnanna ve İshtar’ın ayartma denemesi ve diğer denemeleri de kapsayan birçok denemeden geçer.  Gılgamış Tanrıça’nın aşk, iyi yiyecekler ve içecekler elde edebileceği sarayına gelir.  Gılgamış, içerisinde bir sonsuzluk parçacığı olan sözlerle ona yanıtlar verir. Çünkü ifade etmesek de, sonsuzluğu bazen düşündüğümüz olmuştur. Ona: “Ey, İnanna! Sen güzelliksin, sen huzur ve barışın temsil edebileceği herşeysin. Benim ne olduğuma daha fazla dikkat et; ben içerisinden rüzgarın geçmesine izin veren bir kapı, suyun akmasına izin veren bir havza, örtmeyen bir çatı gibiyim; ben bir gezginim, bir yolcuyum. Benim aşkım duvarda her an düşebilecek bir taş gibidir... Arayışıma devam etmeme izin ver; bana üzerinde duracak bir temel bulmama ve gözlerimin önünde ve diğerlerinin gözleri önünde kendimi onaylamama izin ver.”  Kendi arayışımızı, kendi gözlerinin önünde her zaman kendini doğrulamaya çalışan tüm insanların arayışını ve diğerlerinin gözlerinin önündeki doğrulanması içeren bu kelimeler aslında kendi içsel onaylamasının bir çeşit yansımasıdır.  Gılgamış tüm yollarda ve maceralarda, Persefone’nin kaçırılışına çok benzer bir meselle, Enkidu’yu kaybedeceği ana kadar arayışına devam eder. Enkidu ölür ve Gılgamış’ın içten dostuna gösterdiği şefkat dikkate değerdir; ona dokunur, onu yoklar, ona seslenir... Yanıt vermediğini görür ve uyanmasını engelleyen derin bir rüya gördüğüne inanır. Gılgamış şöyle der: “Ne oldu ki bana yanıt vermiyorsun? Kalbin atmıyor, ellerin hareket etmiyor. Neden bu kadar uyuyorsun?” Gılgamış Enkidu’nun öldüğünü düşünerek dağlara ve çayırlara gider ve bir gün Enkidu gibi mi olacağını kendine sorar. Bugün kıpırdayan ellerinin bir gün Enkidu’nunkiler gibi hareketsiz kalıp kalmayacağını, gözlerinin görüp görmeyeceğini ve ağzından kelimelerin çıkıp çıkmayacağını sorar. Enkidu’nun gerçekten nerede, başka bir yerde mi olduğunu öğrenmeye karar verir. Bu mitosun diğer bölümüdür.  Kahraman kendinin ve tüm insanların kaderini sorgular. Kendisi de aynı gizemin derinliğine gitmeye ve dostu Enkidu’yu geri almak için tüm diğer mitolojik varlıklar gibi cehennemlere inmeye karar verir. Cehennemlere inerken de bir takım güçlüklerle karşılaşır. Kendini Güneş’in battığı yere yöneltir; çok büyük okyanusları geçmesi; çeşitli düşmanları yenmesi gerekir. Örneğin, geçişi kapatan bir çift akrebi yenmesi gibi. Akrep her zaman ölümün yani kişiliğin veya bedenin ölümünün sembolüdür. Aynı şekilde, geçişi kapatan bir erkek ve dişiden oluşan bir çift “kartal”ı da yenmesi gerekir.  Bir şey arar; bilir ki birisi ölümsüzlüğe sahiptir. Samas Denizi’ni geçerken onun hakkında konuşulduğunu kehanet kabilinden bazı bağırışlarla duyar. Utnapistin’e danışır. Utnapistin Nuh gibidir; Tufan’dan kurtulan, geçmiş bir Dünya’nın tüm canlı unsurlarını bu Yeni Dünya’ya aktarmak için büyüsel bir gemi yapandır. Bütün bunların karşılığında ona ölümsüzlük bahşedilmiştir. Gılgamış Utnapistin’e sunulur ve ona Enkidu’yu geri almak için ne gerektiğini sorar. Utnapistin ona yalnızca denizin dibinde yetişen büyülü bir bitkinin gerekli olduğunu söyler. Utnapistin onu, insanların çağrılmadan önce ölüme gitmeyeceklerine inandırmaya gayret eder. Bu “ölümsüzlük bitkisi”nin çok az miktarda olduğuna ikna etmeye çalışır. Bilinçli ölümsüzlüğün insanlara bir ödül değil bir lanet olduğunu söyler. Çünkü, eğer tanrılar geçmiş yaşamları unutabilme ve geleceği sezmeme olasılığını vermişlerse bunun nedeni, insanlar için hayırlısının bu olmasındandır. Metin, Gılgamış’ın saygılı bir şekilde onu dinlediğini ama sonra ölümsüzlük otunu bulmak istediğini söylediğinden bahseder. Böylelikle denizin dibine, ilksel okyanusun, Yunanca “Okeanos”un dibine veya büyük çukura, büyük karanlığa, büyük boşluğa iner. Ölümsüzlük otunu söküp onu ölülerin olduğu dünyaya, Enkidu’yu geri getirmek için çıkarır. Böylece bilgeliğin bir sembolü olan yılan, otu çalarak alır. Hindistan’da bu sembol Naga veya yılan olarak karşımıza çıkar. Gözlüklü kobra ayırdetme bilgeliğinin sembolüdür.  Mısır sarkofajlarındaki heykellerde de alnın ortasında bir yılan vardır. Bu, Mısır Ureus’udur ve bu da ayırdetme bilgeliğinin sembolüdür. Aynı şekilde, modern Hintlilerin bahsettiği Dagma gözüdür. Bunun anlamı, şeylerin görüntülerinden çok ötesini görmeyi sağlayan alnın ortasındaki üçüncü gözdür. Ölümsüzlük otunu yılana kaptıran Gılgamış, Cehennemlerin dibinde kalmış olan Enkidu’yu geri getiremez. Ancak tanrılar bunca yiğitlik gerçekleştirdiğinden ötürü ona bir ödül verirler. Babil versiyonuna göre bu ödül hem bir karşılık verme hemde bir lanettir. Böylelikle Gılgamış bundan sonra asla ölmeyecek yani ölümsüz olacaktır; insanlar arasında sürekli yaşayacaktır. Başlangıçta kahraman buna sevinir ama Enkidu yanında değilken yaşamaya devam ederse ne olacağını düşünür. Ancak sevdiği ağaç kurur; sevdiği erkekler veya kadınlar ölür; Ur şehri yok edilir; Lagaş yok olur; nehirler kurur; her şey değişir ama o değişmez.. Gılgamış miti böylece kalır; zamanı, tüm zamanları ve insanları aşan ölümsüzlük olarak kalır. Tabletlerde şu şekilde dua edilir. “Kendi zamanınızda yanınızda bulunan herkesle beni okuyan sen bil ki ben sürekli olan Gılgamış’ım” diyerek neden bahsetmektedir? Tüm insanlık boyunca asla ölmeyen ve biz farkına varmadan sadece giysi değiştiren bir insanın olduğundan bahsetmektedir. Yoksa çok daha derin bir anlamı mı var? Acaba bizim içimizde de bir Gılgamış olabileceğinden bahsediyor olamaz mı? İçimizde uyuyan, ejderlerle savaşmak, dağları aşmak, gerçekten ölümsüz olup olmadığını bilmek isteyen biri yok mudur? Bu güzel bir sorudur. Felsefi bakış açısından son versiyon daha çok kabul edilebilir bir versiyondur. Biyolojik devirlerin sürekli bir hayatı engellediğini biliyoruz. Ve daha da fazlasını biliyoruz ki; biyolojik ve geçici olan, zamanda olmadığı için sürekli olan unsurlar vardır. Zaman, mesafe ve büyüklük gibi bir ilişkidir. Ne kadar çok defa tam olarak “eski” ve “yeni” olanın ne olduğunu kendimize sormuşuzdur! Yakın ve uzak olan nedir? Büyüklük nedir? Sonlu zaman nedir? Gılgamış miti, şekillerden, ilişkili olanlardan çok daha ötede olan bir şeye gönderme yapmaktadır. Tüm edebiyatta, tüm eski öğretilerdeki eski efsaneler ve tüm dinlerde bizlere benzer öğretilerden bahsedilir. Kendi içsel Gılgamış’ımızla, Enlil’in oğlu olanla, o Enkidu ile, ışıltılı çift ile ilişki kurmak için hayal edebilmenin, yeterli derecede büyük ve güçlü doğrulamalar ve düşüncelere sahip olmanın gerektiğine inanıyorum. Modern bir mistik: “Bu yeryüzünde pek çok deli doğduğunu hayal ediyorum. Çünkü sağduyu sahiplerinin onları nasıl bıraktıklarını gördüm; şimdi delilerin gelmesi daha iyi. Kötü anlamda deliler değil ama “ilahi deliler” de değil. Don Kişot gibi gerçek bir at olduğunu düşünerek tahtadan yapılan bir ata binen deliler. Devler olduklarına karar vererek yel değirmenleri ile savaşanlar gibi. Mücadele etme, bir doğrulama gibi içinde olanı dışarı çıkarma kapasitesi olan deliler.” Bunlar Nietzche’nin dediği gibi içsel bir savaştaki kardeşlerdir. Yani hepimizin içsel olarak sahip olduğu şey, gerçek Gılgamış, insanın içsel gücüdür. Bir kurbağa ile bir ok arasında ne fark vardır dostlarım? Kurbağa hareketsizdir ve ok havayı deler. Herhangi bir deterjanın hava kabarcıkları ile denizin sahillerindeki muhteşem köpük arasında ne fark vardır? Küçüklüğüne rağmen tüm zorlukları aşarak, kilometrelerce uzaktan gelen bir dalganın çarpması sonucunda oluşmuştur. İçimize doğru yönelmek, geçiciliğimizin farkına varmak, içimizden sahip olabileceğimiz büyük ve önemli bir şey çıkarmak zorunludur. Amacım soyut ve zor bir teori ileri sürmek değil. Bunu kürsülerde öğrencilerine yavaşça bir şekilde “aktaran” profesörlere bırakalım. Ben, İNSAN ile daha iyi bir temas kurmak istiyorum ve bunu dikeyleşme kapasitesi ve şeyleri yüzeysel açıdan değil fakat derin anlamları ile görme kapasitesi bulunacak her birinize söylüyorum. Söylemek istiyorum ki nasıl bir lamba içinde ışık varsa tam bir lambadır ama ışık olmadığında lamba olamayacaktır. Aynı şekilde bir insanoğlu da yalnızca iki gözü, başı, kolları, bacakları olduğu için değil ama başka bir şeye sahip olduğu için, onu insan olarak farklılaştıran bir şeye yani bir içsel yaşama sahip olduğu için insandır. Her birimizde bulunan bu içsel yaşam basit bir şekilde çekip çıkarılamaz. Onu derin ve güçlü bir şekilde dışarı çıkarmak gerekir. İnsan bir şey yapmaya kalkışacak büyüklüğe sahiptir. Elde etmek istediğimize erişmek için kendimizi yükseltecek iradeye sahip olmalıyız. Elimizi uzatıp, yıldızları yakalayabilsek! Hayallerimizi gerçekleştirmeyi başarmak için kendimizdeki en iyiyi ortaya çıkarabilsek! Bu jesti yapmak, Ejder’i, sedir ağaçlarını yenecek olan o Gılgamış’ı içimizde oluşturmaya başlamak için o azime sahip olmak yeterlidir. Bu Gılgamış şöyle diyebilecektir: “Ben rüzgarın geçmesine izin veren bir kapıyım, hiçbir şeyi alıkoymam; ben suyun akıp gitmesine izin veren hazineyim. Onu ne alıkoyarım, nede esir ederim.” Bu Gılgamış, ölümsüzlük arayışında denizin dibine inebilir. Her birimizin henüz içinde olan bu Gılgamış’tır. Her ilkbaharda kuruyan gövdelerden çok daha öte ağaçların yaprakları şeklinde kendini gösteren bu Gılgamış’tır; çocuklar şeklinde beşiklerde kendini gösteren yine bu Gılgamış’tır; gecenin bilinen yıldızlarında ve yeni Güneş’le gündüzü oluşturan, diğerlerinde kendini gösteren de yine Gılgamış’tır. O ebedi gençlik çeşmesini veya Ön Sokratiklerin deyişine göre ebedi olarak genç kalmamızı sağlayan yaşam ile kelimenin tam anlamı ile sürekli mücadele etmemizi sağlayan o “Altın Afrodit”i filizlendirecek olan bu Gılgamış’tır.  İnsanları izlememizi ve onları bizim dostlarımız ve refakatçilerimiz yapmamızı sağlayan bu Gılgamış’tır. Ve aynı zamanda daha cesur ve erdemli olan soylu insanları izlememizi sağlayan da o’dur. Yalnızca içimizde uyumakta olan bu itkiler, bu güçler kaybolmamıştır. Gılgamış miti o kadar eski olmasına rağmen aslında çok yeni ve günceldir. Çoğu kimsenin söylediği gibi günümüz dünyasının, bin veya iki bin yıl önceki dünyadan çok daha materyalist olduğuna hiçbir şekilde inanmıyorum. Belki de daha az materyalisttir (bir paradoks gibi görünmesine rağmen).  Günümüz insanının içeriside, tıpkı tüm çağların insanlarında olduğu gibi bu yükselme gücü vardır. Yapmamız gereken içimizden bir parçayı uyandırmak, yıldızlara ulaşmak ve onları Dünya’ya yansıtacak kapasitemiz olduğunu görmeye çalışmaktır. Yaşadığımız çağın materyalizm, sömürü, cehalet, mücadele, şiddet ve pek çok şey için anlayışsızlıkla dolu karanlık bir dönem olduğu kesindir. Ama aynı zamanda en karanlık gecede bile eğer küçük bir ateş yakmayı başarabilirsek, ışığı çok uzaktan bile görünecektir. Ve eğer Dünya’da pek çok ateş yakmayı başarabilirsek, yanan yıldızlarla ilgili göksel olayı yeniden yaratacağız. En eski gemilerden en modern uçaklara kadar hepsine sabit yıldızlar tarafından kılavuzluk edilmektedir. İnanıyorum ki insanlara da “Meşale-İnsanlar” tarafından, yanmayı bilen insanlar tarafından kılavuzluk ediliyor. Romalı ve Yunanlılarınkiler gibi eski yağ lambalarında bir mucize ve bir gizem vardır. Lambalar, bizi de meydana getirmiş olan çamurdan yapılmalarının okült sembolojisini aktarıyorlar. İçlerinde yağ gibi hareketli bir şey vardır. Tıpkı asla belirli bir yerde duramayan kendi psişemiz gibi, zira dolaşır ve düşüncelerimizin ritmi ile sallanır; “Bunu severim, onu sevmem; bu beni ilgilendirir, o beni ilgilendirmez; gitmek istiyorum, gitmek istemiyorum” vb… söyleyen. Hatta bu yağ ateş ile ilişkiye geçerse, çamurdan ve yalnızca yoğrulmuş bir parça su ve topraktan oluşmuş olan bu kabuğu tüketmeye başlar ve böylece kendini ateşi taşıyan bir gemiye dönüştürür.Her birimizin içinden yaşamımızın tüm anlamını değiştirecek bu alev, bu güç çıkabilir. Bu güç eski mitleri ve yeni problemleri anlamamızı sağlar. Bu güç sade amaçlarla ve sözlerle kendimizi insanlara doğru yöneltmemizi ve anlaşılmamızı sağlar. Bu kendimizi inşa etmeye, yeniden yaratmaya, birleştirmeye ve sevmeye izin veren güçtür. Bu İçsel Güç’tür. Değerli, gerçek ve ruhsal olan tek güçtür. Çünkü bu bir tefekkür gücü değildir. Aksine bir ağaç dalları arasına asılabilir ve rüzgar tarafından çalınabilir kahraman bir arp gibi hisseden, titreşmek isteyen her şey ile mücadele etme kapasitesinde olan bir mızrak gibi dikey bir güçtür. Fırsatımız olmadığını söylemeyelim! Tarihsel fırsat Sümer ve Roma’da olduğu gibi bugün de verilmiştir; bin veya iki bin yıl içinde verileceği gibi. Gerçek fırsat bizi çevreleyen kendi dünyamız olarak verilmiştir ve gerçek fırsat bunu yaşayabilme kapasitemizde yatmaktadır. Böylelikle teolojik açıdan incelenmesi çok karışık olan bu Gılgamış Miti’nin ele aldığı konunun anlamını küçük bir felsefi yazıda görebilmek çok kolaydır. Gılgamış Miti yaşadığımız şu an için günceldir. Bu Gılgamış Miti bizim ta kendimizdir.  Gılgamış gibi maceralara eşlik edecek bir arkadaşın inmesi için parıltılı bir baltayla Gılgamış’ı kat kat hayal etmeye cesaret etmeliyiz. Asıl hanımefendilerin yaptıkları gibi insanlarda yiğitliğin soylu anlamını yeniden yaratmamız gerekmektedir. Daha önce bahsetmiş olduğumuz astrolojiden, kaderden, çevrenin baskısından konuşuyoruz. Hatta eğer gerçekten güçlü olursak, kendimizde bir motor oluştursak tüm bu koşullara karşı galip gelinebilir ve bunlardan faydalanılabilir. Güçlüklerin ve karşıtlıkların her biri ayaklarımızın altındaki basamaklar olsun ve o zaman her birimiz içimizde eski Gılgamış’ı taşıyacağız. Hayal edilen bir ölümsüzlüğü bize taşıyan ama gerçek ölümsüzlüğü bize veren o yılanın hatırasına da sahip olacağız... Ve bu dünyadan hiç ayrılmadan, bu dünyayı bırakabileceğiz. Çünkü zaman ve uzayın o büyük aldatmacalarının çok ötesinde kalacağız.  Bunlar basit sözler değildir. Kendimize her zaman: Büyük ev nedir? Küçük ev nedir? Eski ev nedir diye sorunuz. Bu kadar basit şeyleri bile tanımlayamıyorsak yaşamı nasıl tanımlayabiliriz? Tüm kavramlar yalın bir şekilde birbiri ile ilişkilidir; önemli olan ilişkilendirenden, gerçeklerden, karşıtlıklardan çok daha öte olandır.              Önemli olan ileriye doğru atılmaktır, kişinin kendisine inanmasıdır, yeni “Gılgamış” lar olmaktır. Her birimiz... Hepimiz belki...?                                                                                                                                               Jorge Angel LIVRAGA                                                                                                                     Edebiyat, Bilim ve Sanatta Paris Nişanı Sahibi Yeni Yüksektepe Dergisi, Sayı: 24